“Kafeste doğan bir kuş uçmanın bir hastalık olduğunu zanneder.”

e08275740d6b3b048e6fdb211e68b8cb.jpg

Birçok sorunumuzun bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Hakkımızın ne olduğunu bilmediğimizde istemeyi de bilmiyoruz. Özgürlük ve uçmak, kuşun hakkı değil mi? Doğuştan sahip olduğu ve doğasında olan.

Ama hiç uçmadıysa, kafesteki diğer kuşlar da uçmak suçtur ya da uçarsan ölürsün derse, bütün kuşlar buna inanabilir zamanla. Uçmaya çalışana “suçlu” muamelesi yapar.

Hayatımıza bakalım. Önce aile yaşantısına… Okumak, eşit eğitim almak çocuğun hakkı. Ama ailede küçük yaşta çalışmak, çalıştırmak gelenek olduysa çocuğun aklına bile gelmez hakkını aramak… Ya da daha iyi eğitim için sesini yükselten olursa, aile büyükleri toplumdaki bu sese kızar. Hem kendi düzeni bozulacak, hem de çocuklar uyanacak diye… Bakın mesela, şu anda eğitim sistemi acayip bir hale geldi. Sınavlar hatalı, yerleştirmeler sorunlu… Ama sesini çıkartmak isteyene düzeni bozan gözüyle bakılıyor. Oysa hakkımız sormak. House of Cards’ta seçim, eğitim yasasıyla kazanıldı. Seyredenler hatırlar.

Ya da… Bir ülkede, medyanın aslında iktidarı eleştirerek, aslında doğru çalışmasını sağlama görevi olduğunu bilmiyorsan, farklı çıkan her sesi düzeni bozmaya çalışan bozguncu olarak görürsün.

Mesela işindeki haklarını bilmiyorsan, ne hak iddia edeceğini bile bilmezsin. Evinde mutsuzsan mutluluğu isteyemezsin. Mahkemedeki gücünü bilmezsen, suçlu çıkar, başını öne eğersin.

İşte çocuklarımızın eğitilmesi o yüzden bu kadar önemli. Gidiyorsun bi Avrupa ülkesine, bahçesinin, parkının hakkını arıyor, zaten aramasına bile gerek kalmıyor. Artan toplu ulaşım fiyatlarına itiraz ediyor, sağlıkta aksayan şeyleri eleştiriyor. Çünkü sosyal devlette en önemli olanın “kendisi” olduğunu biliyor.

Uçma hakkımızı hatırladığımız günlere…

 

 

 

 

 

 

İçses/dışses

Vadideki Zambak’taydı sanırım; insan biraz olsun mutluysa konuşkandır deniyordu. Mutluysan konuşmak, içindekini taşırmak istersin. Mutsuzsan içine çekilmek, kendine laf yetiştirmek.

Küskün durur mutsuz insan… Ya onu mutsuz edene, ya da hayata… Beni benimle bırak der gibidir.

Motor gibi laf yetiştirmek, içsesini hiç duymamak değil kastettiğim. Konuşmayı hiç istememek, zevk almamak, zor gelmesi iki kelimenin belini kırmanın…

Çünkü keyifliyse insan hoşsohbettir… Sohbet hoşsa insan keyiflidir.

c720d94917499baada16a7cddb129ca5

“Herkes bir nedenden dolayı affedilmeyi ister.”

Geçenlerde National Geographic’te yayınlanan Einstein’ın hayatını anlatan Deha belgeselini izledim. Einstein, atomu parçalamayı bularak, hiç istemeden atom bombasının atılmasına da vesile olmuş. Hiçbir dahili yok aslında. İnsanlık için bir şey yaparken, birileri tarafından kötüye kullanılacağını bilemezmiş, bilememiş. Oysa kendini tanımladığı kelimelerinden ilki, barışsever… Garip bir şey değil mi?

Geçenlerde de Tesla’nın hayatını okudum. Edison’a elektrik verilerek idam edilen adamın bir türlü ölmemesi hakkında fikir soruyorlar. Nasıl daha çabuk öldürebileceği ile ilgili bilimsel rapor istiyorlar, o da yazıyor. Düşünün, ellerini su dolu kovaya sokun diyor. Düşünebiliyor musunuz? Dehşet… Ve tabii Tesla’yı sürekli bastırmaya çalışması, yükselmesini engellemesi de ayrı bir konu.

Hayatı sıradan insanlar için kolaylaştıran büyük dehalar, başka bir taraftan da affedilmek isteyecekleri şeylere neden olmuşlar belki de.

illa bi yere bağlamalı mıyım hayır. Sadece yakın zamanda ard arda bunlarla karşılaşınca dikkatimi çekti. Her şey, iyi/kötü birbirine kelebek etkisiyle bağlı… IMG_7154 1.JPG