Şifa

foto:pinterest

“O kadar güzeldi ki hava. Güneşlerin en güzeliyle aydınlanıyordu. Bir kız ağlıyordu. Güneşi görmüyordu. İçindeki çocuğu kucaklamıştı az önce. Onu şefkatli kollarıyla sarmıştı. Hiçbir şeyden anlamayan o küçük kızın saçlarını öpüp kokladı. Korkan, ürken yanaklarından öptü. Donup kalmış hücrelerine hayat üfledi. Gözyaşları yıkamıştı geçmişi. İyileşti.”

Gece

foto:pinterest

Gece, kaçtığın düşüncelerin arenası. O yüzden uykusuzların beyin fırtınası. Sığınıp yastıklara beklemek kirpiklerin kavuşmasını, güneşin yeni güne ulaşmasını…

Gece örter dünden kalanın üstünü. Kederin, kaderin, öfkenin, yaranın berenin. Gece iyileştirir ruhu, uyuyabilene. Siler tozu, isi, pisi. Tazelenerek başlamak için iyi ki vardır gece.

ADEM KIZI HAYAL

ÖYKÜ/KURGU

foto:pinterest

“Selamün aleyküm Adem Usta…”

“Oooo aleyküm selam _aluk evladım, gel buyur, otur. Ee naparsın? Komşum nasıl?”

“Babam iyi usta, naapsın. Yanından geliyorum, dükkana uğradım.”

Haluk, Adem Usta’nın köfteci dükkanının önüne attığı ahşap masanın üzerine hızla göz gezdirdi. Çay bardağına koyduğu aslan sütünü, beyaz tabakta kamufle olmuş üçgen beyaz peyniri yakaladı radarıyla. Daha çok öğlen servis veren köfteci dükkanında Adem Usta’nın demlenme saatleriydi. “Babam şuraya çöktüğümü görse, vurur.” diye düşündü Haluk. “Hacının oğlu rakılı sofraya oturur muymuş diye sittin sene başımın etini yer valla.”  Göz ucuyla içeri baktı. “Adem Usta’nın Meşhur Tekirdağ Köftesi” yazan tabela kapamasa daha rahat görecekti içeriyi.  

“Oturmayayım Adem Usta. Anam yemeğe bekler.”

Adem Usta, Haluk’un rakıya kitlenen tedirgin gözlerini yakalamıştı az önce.

“_iç esmiyo be ya… Çok şükür, şu gözünü sevdiğim meret alıyor insanın hararetini. Alan mı bi duble?”

Üstü hasır tabureye ilişti bir yandan. Öyle ucundan. Her an kalkıverecekmiş gibi. Gören olsa, yok oturmuyordum ki diyecek kadar geçici.

“Yok usta günah, almayayım ben.”

“Asıl günah _ayatını yaşamamaktır _aluk evladım. Bi can verilmiş sana,  yaşamadan gitmektir şu dünyadan günah. A bi de günah nedir bilün mü? _ep yargılamak, _er şeyi yaftalamak. Çalmak çırpmak. Kul _akkı yemek.”

Kapıdan, Adem Usta’nın kızının elinde köfte tabağıyla gelişiyle sohbet bölündü. Haluk’un yanakları, köftenin ızgaraları kadar ısındı kızıl kızıl. Kızın derin maviliklerine bakamadı gözlerini kaldırıp. Tozlu makosenlerinin uçlarına dikti kaldıramadığı gözlerini.  Kız, köfte yığınını masanın orta yerine koydu. “Afiyet olsun…” deyip dükkana seyirtti.

“ _ayal kızım, bi kola getir _aluk kardeşe.”

“Zahmet olmasın.”

“Olur mu, ne zahmeti…”

Haluk, içine dalamadığı gözlerin uzaklaşmasını seyretti, ama çarçabuk başını masaya çevirdi. Her gün bir sebep bulmak kolay mıydı o maviliklerin etrafında kanat çırpabilmek için. Bazen gazetesini geçerken bırakırdı Adem Usta’ya, bazen postacıdan kapıp sakladığı bir faturayı, bazen babasının aldığı borcu ödemeye uğrardı. Bir yürek başka bir yüreğe düşmeye görsün, bakmazdı aynı kumaştan olup olmadığına. İpek saçlarının yüzüne döküşülüne, mavinin üstünde çırpınan kadife kirpiklere, bir çift sözün büyüsüne akardı sıcak sıcak.

“_iç esmiyo be yaaa…” diye tekrarladı yine Adem Usta. Kareli gömleğinin üstüne taktığı beyaz önlüğünü çıkarttı, yakasını rahatlattı, yan sandalyeye bıraktı.

Haluk acaba aklımdan geçenleri okuyor olabilir mi diye düşündü. Hayal, içine pipet koyduğu kolayı getirdi, Haluk’un avuçlarına bıraktı. Parmakları birbirine değince, bir kelebek havalandı ruhunun derinliklerinden tüm bedenini dolaştı. Bir cesaret nişanı gibi gözlerine ulaştı. Usulca kaldırdı bakışlarını. Bakabildi maviliklerin merkezindeki huzurlu adaya. Çabucak kaçtı parmaklar birbirinden. Ateşe değmişlercesine.

“_ırsız girmiş dün gece, Sefer abinin dükkana?”

 “Evet ya, girmiş Adem Usta. Kameradan bakmışlar sonra, öğlen müşteri gibi gelmiş, iyice bakmış sağa sola.  Gece iki buzdolabı, üç fırın götürmüş. ”

 “Naapcaz büüle, _aluk oğlum? Eskiden kapı kitlemezdik. Güvenirdik  mahalleye giren çıkan _erkese… Günah diyodun, günah bu işte. İnsanın insana güvenini yıkmak.” Sözünü bitirdiği an, çay bardağındaki rakısından bir fırt aldı.

Acaba benim böyle gelip oturup da kızına bakmam da güvene ihanet midir, diye geçti aklından. Yaramaz bir çocuğun yakalanışı misali, kendini yakaladı düşüncelerinden tuttu kulağından getirdi tekrar masaya.

“Adem Usta, kim bu şarkı söyleyen?”

“Kamuran Akkor… Aşk eski bir yalan, Adem ve _ avva’dan kalan….” diye şarkıya eşlik etti. “Adım geçiyor bak. Çok severim bu şarkıyı…”

“Bir ses, bir bakış bazen o kalbime akan, bir çiçek hatırlanan yılların ardından…”

Haluk da dinleye dinleye öğrendiği nakaratı, Adem Usta’yla beraber mırıldanmaya başladı. Bir çiçek hatırlanan bölümü ikinci kez geldiğinde, ikisi de coştular. Haluk da iyice rahatlayıp, masanın orta yerinde içinde sarı kır çiçekleri olan çay bardağını eline alarak sallanmaya başladı.

Şarkıya o kadar dalmışlardı ki, Haluk babasının sokağın başından geldiğini fark etmedi. Yaklaştığında bir çay bardağındaki beyaza, bir de sarı çiçeği sallayan oğluna baktı. Başını tövbe edercesine iki yana salladı, tesbihini çekti. Sadece başıyla ve kalkan kaşıyla:  “Düş önüme, görüşeceğiz seninle.” dedi içinden.

Dışındansa: “İyi akşamlar Adem Usta.”

Haluk çiçeği nasıl bıraktığını bilemedi. Kapının eşiğinde başını yana eğip, seyreden Hayal’e baktı. Çok şeyler söylemek isterdi. Sadece “İyi akşamlar” diyebildi.

“_ayırlı akşamlar _acım, _ayırlı akşamlar be ya, _ayırlı akşamlar _aluk kızanım!”

Akşam yatağında, hayallere dalıp “ah be sarı çiçeğim” dedi. Sonra dudakları yanmışcasına ağzına vurdu. Cesaretine şaşırdı. İlk defa düşüncelerinde bile olsa çiçeğim demişti ona. Yarın açsa, anasına… “İste bana Hayal’i” dese.

“Biz farklıyız” mı diyecekti anası. “Hepimiz insanız be anam. Hepimiz Adem oğlu, Adem kızı değil miyiz?” derdi. Hem anası yumuşak kalpliydi, yatardı dizlerine okşatırdı kara saçlarını, sevdasını, yangınını anlatırdı. Anlardı. Anaydı o.

Onu izleyen birkaç ay sonunda, kırk yaş büyüdü Haluk. Ailesine açtıktan sonra konuyu hiçbir şey aynı kalmadı.Yandı, kavruldu, savruldu. Çok dil döktü, gizli gizli sigara içti, yalnızken ağladı. İyice örselenince ruhu, hayata devam etmekten başka yol göremeyince, bir sabah uyandı daldığı rüyadan. Kara saçlarına bakarken yaldızı dökülmüş banyo aynasında, saflık işte dedi içinden. Nasıl da sevdanın her engeli aşacağına inanmıştı. Olamayacağını nasıl görememişti. Her şey ortadaydı. Anasının hiç oralı olmayışını, arkasında durmayışını, babasının daha konuyu açtığında gözleri dönüp, elindeki yemek bıçağını tahta masaya saplayışını, sonra da tansiyonunun çıkıp, koltuklara düşmesini hatırladı. Hayaldi, olmayacak duaydı. “Çünkü onların sarı saçları ve mavi gözleri vardı.”

İçerden çalan Kamuran Akkor’a eşlik etti: “Bir teselli veeeer. Bir teselli veeer. Yarattığın mecnuna bir teselli veer. Ben zaten her acının tiryakisi olmuşuuum”  

“Ah ah ah be ya….” diye derin bir ah çekti şarkının finalinde.     

Ciddi

” Ciddi. Hep çok ciddi. Hiç gülmedi. Gülümsemedi. Gülmeyi sevmedi. Alıştı hep eleştirmeye. Beğenmemeye. Kendi iç sesiyle cebelleşmeye. Hep ciddi. Çok ciddi. Sözleri, elleri, gözleri. Çok bildi. Çok sinirli. Hep istediği gibi olsun istedi. Öyle ciddi ciddi. Akabilseydi bi rimeli, bi rahatlasaydı. Farklı olurdu belki. Yumuşatabilseydi içini. Kalbinin derinliklerini. Ciddi ciddi farklı olurdu sanki.”

Despina’nın öcü

ÖYKÜ

Çünkü komşu, sen o gece benim geçmişimi, geleceğimi, hayallerimi, çocukluğumu, İstanbul’umu çaldın!

Çünkü sonbaharın altısıydı, baharımı sonlandırdın. Hiç için acımadan.

Çünkü bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı, kapının önünde içilen kahveleri hiç hatırlamadın.

Çünkü gecenin sessizliğini yırtan kamyon sesleri hiç silinmiyor hafızamdan, kamyonlardan sokaklara çekirge misali doluşan gözü dönmüşler hala capcanlı hatıramda.

Çünkü oğlumun “mama, kiliseyi yakıyorlar” diye bağırdığını hiçbir zaman unutamadım.

Çünkü o zamandan beri sen de yanmak neymiş gör istedim. Değerli neyin varsa yakmak, kavurmak…     

Çünkü Sarkis’in gözlerinde o kadar büyük bir korku görmedim hiç. “Despina, gitmen lazim, oğlanı al doğru annenlere git, yolda sakın Rumca konuşma” deyişi gitmedi kulaklarımdan.

Çünkü yeni diktiğim elbisem geldi hemen aklıma, hala dikiş makinesinin üstünde duran. Delice korkarken bile onu hiç giyemeyeceğimi düşünüp kahroldum.

Çünkü evlerimizin duvarlarına tebeşirle haç koyup işaretlendi. Sarkis, Marko, Despina, Marika değil, gavurduk artık… Sen hiç gavur oldun mu komşu?  

Çünkü sen muhtardın, elindeki tüm adresleri isimleri vermiştin bize saldıracak olanlara. Sahi o gece ne yaptın komşu, yatıp uyudun mu? Biz hiç uyumadık. O gece ve sonraki geceler.  

Çünkü gitmedik hiçbir yere o kahrolası gece, gidemedik, elimiz kolumuz bağlandı. Donduk kaldık. Sarkis’le birbirimize sarıldık, büzüştük, bekledik.

Çünkü Marko’nun berber dükkanının camları o kadar büyük bir şangırtıyla kırıldı ki, kulaklarımdan silinmedi. Kalanların da, gidenlerin de, yüreklerindeki can kırıkları her hatırayla battığı yeri kanatmaya devam etti.

Çünkü dükkanlardan çıkan mallar aktı yollarda o gece. Yağmalananlar, çekirgelerin koltuk altlarında gitti. Yazarkasalar, kumaşlar, kuyumculardan alınan külçe külçe altınlar… Andon’un kuruyemiş dükkanından leblebiler, üzümler, bademler saçıldı Arnavut kaldırımlarına.

Çünkü yetmedi, evlere girildi. Kapkara ellerin karası Eleni’nin çeyizine, doğması için adaklar adanan bebelerin bezlerine, kundaklarına, aylarca örülen bembeyaz battaniyelere bulaştı.     

Çünkü yetinmediler, pencerelerden aşağı yataklar, dolaplar, sandalyeler, kitaplar, çamaşır makineleri attılar. İnanılması güç geliyor kulağa değil mi komşu?  O lanetli eylül akşamında pencereden piyano attıklarını gördü bu gözler…

Çünkü insan değillerdi. Bir ölüm makinesine dönüşmüşlerdi. Kalpleri buz, beyinleri şeytan, dilleri zehirdi. Gavurlaaaar, saldırın diye bağırıyorlardı girdikleri evlerde.

Çünkü yanmış odun kokuyordu sokaklar. Kilise tarafından dumanlar yükseliyordu gökyüzüne. Dualarımız, adaklarımız, kutsallarımız tütüyordu için için. Biz yanıyorduk, sizin günahlarınız çıkıyordu gökyüzüne duman duman.

İstanbul hiç bu kadar gri olmamıştı.

Çünkü Dereboyu caddesinde çarşaflar, ipekli kumaşlar akıyordu yukarıdan aşağıya… Çocukların dehşete kapılmış gözlerini korumaya çalışıyorduk.

Çünkü bunca hınç, öfke ve nefrete inanamıyorduk… Ah moro mu… O güzel çocuklar, o geceyi yaşadıktan sonra aynı olmadılar bi daha. Bu kadar nefreti gören aynı kalabilir mi?

Çünkü sabah kalktığımızda İstanbul aynı değildi artık. Irzına geçilmiş bir tarihi vardı bizim için. Gözümüzün içine bakamıyordu. Utanıyordu bu şehir artık bizden. Yakılmış, üzerine işenmiş ikonalarımızdan, sünnet edilmiş papazımızdan utanıyordu.

Çünkü bir yer senden utandığında, vatanın seni bağrına basamadığında gidersin oradan. Gitmek zorunda kalırsın. Efharisto poli, teşekkürler komşu… Senin yüzünden gittik buralardan. Kaç buradan, bırak hayatını diyen bir şarkıydı yaşadığımız.

Çünkü seni hiç unutmadım komşu. Gözünü, sahte bakışlarını, aşağı sarkık bıyıklarını, kararmış dibi tutmuş yüreğini hiç unutmadım. Göç etmiştik senin yüzünden senin günahların bizim bavullarımıza sığmamıştı inan. Bu zoraki göçün bir öcü olacaktı elbet!

Çünkü senin evini yakmadan önce çok düşündüm uzaklarda. Ev yapmaya çalıştığım ülkede. Senin de evin, geçmişin, hatıraların, fotoğraf albümlerin, kızının çeyizi, karının elbiseleri her şeyin ama her şeyin yansın istedim. Adio komşu!

Önsöz okuyanlardan mısınız?

Önsözde yazanları okuyanlardan mısınız? Yoksa bir an önce sadede gelmek isteyenlerden mi? Her şeyin altında yatanı merak edenlerden misiniz? Yoksa direkt olayları dinlemek için sabırsızlananlardan mı? Sanki hayattaki duruşumuza da benziyor mu ne? İnsanlara ve olaylara bakışımızı aynı şekilde mi değerlendiriyoruz acaba?

Bana şunu dedi ki, çünkü böyle hissediyor. Bunu yaşıyorum çünkü arkasında şöyle duygular var. Ya da ne yaşıyorsam yaşarım, yaşadığıma bakarım.

Sizde de paralellik var mı?

Eşikteki Küçük Sinek Kuşu

ÖYKÜ

Bi dudağı yerde, bi dudağı gökte dev rafların önünde bekliyordu Musa.

Kırmızı, mavi, turuncu parlak ambalajlı çikolataları, gofretleri, krakerleri, bisküvileri sindiremeyen bu devasa dünyanın önünde dikilirken hayal kurmaya bayılırdı.

Dile benden ne dilersen diyen cinin karşısında ufalır ufalır, ne isteyeceğini bilemezdi. Çoğu zaman da büfe sahibinin sesiyle uyanırdı.

“A blok, yedi numaraya götürüyorsun bunları. Fırla. Bana bak Musa, bi yerlerde oyalandığını duymayayım.” “Peki usta, merak etme sen.” derken arka yolda uğrayıp bakacağı kirpi yuvasını, Sırma’nın bütün gün miyavlayan yavrularını, yollarına ekmek kırıntıları serptiği karınca yuvasını düşlemeye başlardı.

Bazen dairelerden aldığı bahşişlerden birazını kendine ayırır, mahalledeki hayvan dostlarına küçük sürprizler yapardı. Gidip gelirken, sokakta bisiklet süren büyük çocuklara fazla yanaşmamaya çalışırdı. Üstüne üstüne sürüyorlardı, kaç kere torba yere saçılmış, süt kutusu patlamıştı bir keresinde. Akşam anlattığında, babası bıyıklarını eliyle düzeltip, sen de uzak dur onlardan demişti.

Bu mahallede bıyıklı yoktu. Babam da kesse ya düşündü. Tarhana çorbası içerken, tüm yemeği bıyığı içiyordu, midesi kalkıyordu. Öperken de batıyordu. Sipariş götürdüğü evlerden hep bir şeyler öğreniyordu. Tıraş losyonu kokan babalar olduğunu, anne sandığı kadınların bakıcı olduğunu görüyordu.

Büfeye başladığı ilk günlerde, kapıların önünde hiç ayakkabı olmadığını fark etmişti. üç numaradan güzel bir şarkı öğrenmişti. Kapı aralığından sızmış, yüreğini ısıtmıştı.

Bir numara hep eski gazeteleri koyuyordu kapıya. Alır, gidene kadar yürüyerek dünyadan haberleri okurdu.

İki numara bazen kenara ayırdığı bir torbayı verirdi. Güle güle giy diyerek. Utanırdı. Başparmağı delinmeye yüz tutmuş ayakkabısının ucuna bakardı. Almamaya da utanırdı. Anasının çitileyerek her geleni yıkadıktan sonra giydireceğini bilir, yine de götürmeden önce, apartmanın köşesinde merakından giyiverirdi.

Yolda bir çakıltaşı seçmişti bugün de sektirecek. Yolu, oyuna dönüştürecek.

A Blok’un köşesindeki ağaç ne ağacıydı acaba? Köydeki kuzen olsa bilirdi. Ya da okula gitseydi öğrenirdi. Ne çok şey vardı öğrenecek.  Bu sene böyleydi ama seneye okula gidecekti. Söz vermişti babası Musa’ya.

“Aha daa…7 Numara.” Kanarya sesi evsahiplerini çağırdı.

“Geldim, geldiiim” dedi içeriden bir kadın.

Elinde naylon bir eldivenle sipariş torbasını aldı. Şöyle bi açıp içindekileri kontrol etti. “Salam, jambon, labne, dezenfektan…”

Arkadan kumral saçları lüle lüle bir kız geldi neşe içinde. Musa kıza baktı, kız Musa’ya. İki yaşıtın birbiriyle karşılaşmasının utangaçlığında. Kız gülümsedi. Çilleri belirginleşti. Musa çok pis kızarırdı, al basardı yanaklarını.  

“Hadi bakiiiim zoom’un başına.  Dersin bitmedi daha küçük hanım.”

“Ne geldi annee” deyip poşete doğru atıldı lüleli kız.

Anne bir kaplan kesildi, kapıyla kızın arasına vücudunu siper etti.

 “Dur dur napıyorsun, virüs var!”

Musa’nın gözleri kocaman açıldı. Kız korktu annesinin paniğinden, onunkiler de faltaşı gibi oldu. Dört küçük göz eşikte kalakaldı. Öbür iki göz, hala torbanın içindekileri kontrol ederken, iki dünyayı bölen kapının arasından parayı uzattı.

Üstü kalsın dedi. Beşikten eşiğe yarılan bir deniz gördü Musa önünde.

Kapının hemen dışında, lüleli kızın alınsın diye koyulan hikaye kitapları vardı. Musa aldı eline, bir yandan heceleyerek okumaya başladı.

“Si-nek kuuuu-şu.

Ha-va-da- du-ra-bil-mek iiii-çiin hep kaaa-nat-ları-nı çıııırp-mak

zo-ruuun-day-dı…”

Huhuuu.

Düşünsenize bi etrafınızda pıtır pıtır açan bahar çiçeklerini. Kendini garip şekillere sokan parktaki kediyi. Mahalledeki pizzacıdan gelen İtalyanca melodiyi. Güzel bi adaçayı tütsüsünün kokusunu. Bütün bunların etrafta her an olup bittiğini. Düşünmeyin işte o yüzden anda olun. 🙂 Ne zaman bir düşünce treninde olduğunuzu anladınız, hemen sıradaki istasyonda trenden atlayıverin. ; )

Bir hikayeden, bir bölüm…

“Maviydi gökyüzü aslında. Göremiyordu Selin. Renkleri, güneşi, tatları, kokuları. Beş duyusuna bişeyler olmuştu. Hissedemiyordu. Etrafında olanları, olayları, düşünceleri anlamlandıramıyordu. Müziği, kuşları, kahkahaları duyamıyordu. Kahvenin kokusu o kadar güzel gelmiyordu artık. Daha çok içinde yaşıyordu şu sıralar. Dışına değen hiçbir şey onu çok da ilgilendirmiyordu….”