Ekim’den bir gün

Yazmak içimden gelmedi son dönem. Oysa ki kızdıkça, üzüldükçe, endişelendikçe, ya da coştukça yazarım ben. Kendi içimdeki kelimelere dokunmak istemedim demek ki. Onları küçük bir kediciğin patileriyle oynadığı dolaşık bir ip gibi daha da karıştırmak istemedim galiba. Aaaa kedicik dedim de, bir kediciğimiz var artık. Evin yeni bebeği. Kediler anda kalmayı öğretiyor insana hep öyle düşünürüm onlara baktığımda. Birlikte an’da kalabilmenin keyfini çıkartırız yıllarca umarım. Sanırım kelimelerime dokunabilmeye başladım yeniden. Yine yeniden.

Yansımalar

Gölge yanlarımız, yansımalarımız, öğrenilmiş çaresizliklerimiz, farkındalıklarımız, farkına henüz varamadıklarımız. Hep beraber yuvarlanıp gidiyoruz işte. Güne güzel bi ışıkla başlamak güzel. Işık olmadı mı gölge de yok. Hımmm. Bi yere ışık tutacaksın ki, gölgeler çıksın. Farkında olacaksın ki, gölge yanlarını göresin. Nereden nereye geldi yazı: )) İşte yazmanın en güzel tarafı.

Sembolizce

Tam tini mini gidiyorum arabada. Bi de baktım kaza. Ay yazıııık düğün arabası dedim. Ama laaan.. Sadece erkek adı var arabanın camında. Ahmet Bişey… Artık bu kadar da olmaz kadını yok saymak dedim. Bi de kızacaktım durduk yerde. Arabanın önü gitmiş! Ahaaa, dur dur sadece erkek adı varsa… Bu bir sünnet otomobili. Sünnet düğünüymüş yani. Ve arabanın önü gitmiş kazada. Hayat bazen fıkra gibi. Sembolizce. Hayatın sembollerle konuşma sanatı.

Trafik, nezaketsizlikler ve bikaç şey.

Ferhan abi tişörtü giymişim bugün. Neşeli ve Ferhangi bir şeyler olmalı bugün. Derken… Uzun bir trafik seramonisiyle karşılaştım. O değil de, bi şey söyliycem size, bir okulun önünde 2 saniye bir anne duruyor ve çocuğunu indiriyorsa ne var biraz dayansanız korna çalmadan. Ben de bayılmıyorum orada durmaya ama her sabah otoparka bırakıp, çocuğu öyle mi kapıya bırakayım. Bugün bana dayanırsınız 2 saniye, yarın ben size. Hem gerçekten de bankamatik, okul, bilet, açık büfe kuyruğu çok hızlıyımdır, kimseyi bekletmemek için. Haa bi de yandex’le yol bulmaya çalışan, kaybolmuş olabilen insanlara da biraz anlayışlı ve kibar davranabilirsiniz, aklıma gelmişken. Neyse, kornayı yedik. Çocuk kendini arabadan iki salvoyla nasıl attığını bilemedi, eli kolu dolu garibim bi de. Biraz ilerledik. Maskesiz öksüren taksici geçti yanımdan. Camı yüzüne kapatmak durumunda kaldım. Biraz daha ilerleyemedikçe radyoda In the army now çalmaya başladı. Ben bunu kardeşime ezberletmeye çalışmıştım bit kadarken. Apartmanın merdivenlerine oturup, çocuğa tekrarlatırdım. In the army noooow! Meğer ne acıklı şarkıymış meret! Şimdi fark ettim. Bir dolu şarkı eskittikten sonra mahalleye geldim, baktım bi abi kendi kendine konuşarak gidiyor kaldırımda. Ama nasıl eli koluyla, kendini ikna etmeye çalışıyor. E tabi en zoru insanın kendini ikna etmesi. Attım kendimi odaya. Şimdi spotify’da Mamak’a sonbahar geldi çalmaya başladı. Buralara da geldi dostum. Buralara da…

Pazar yazısı

Bugün çorap giydim ilk defa. Hızlı mı oldu, erken mi oldu bilmiyorum. Ama çorap dedi ki: “Amma sorguluyorsun. Üşüdüysen ayağına kadar geldim işte. Her şey olması gerektiği zamanda olur.” dedi. “Aman çok biliyorsun.” dedim. Salon bana kaldı bu sabah. Metin Akpınar belgeselinin başını izleyememiştim, oturdum baştan izledim. Bazı yerlerde nemlendi gözlerim. Hem zeki, çalışkan, yenilikçi, yetenekli insanlara ve hayat hikayelerine bayıldığımdan, hem de itiraf ediyorum gençliğimizi hatırlattıklarından. Evi silip süpürmem lazım, ama saat 11.00 erken mi acaba pazar günü için? Süpürgeye sordum. “Yok yok iyidir dedi.” “Komşuları üzmeyelim dedim.” “Makul bir saat rahat ol dedi.” Komşu dedim de, komşumuz değişti. Kapının önünde on çift ayakkabı koyan komşumuz taşındı, yazık, iyi insanlardı. Ama çoklu ayakkabı sendromu yaşıyorlardı. Biraz göz bulantısı yaşıyordum. Başımı o tarafa çevirmeden çıkıyordum. Ayakkabılarını içeride ağırlamayı seven bir komşu geldi. Belgeselden sonra hızımı alamadım, bi oyunlarını açtım. “Aşk olsun.” Kasetlerden defalarca dinlediğimiz için çık oyna, oyuncumuz gelmedi deseler oynarım öyle ezberimde. “Sütlüyaç, ne bakıyorsun bu da bi ihtiyaç!” “Notre Dame’ın kuluncu.” “Hakaaaaan abi.” Bu replikleri hatırlıyorsanız, aynı kuşaktan olabiliriz. Evin yarısı temizlendi, yarısı kızın online dersinin bitmesini bekliyor. “Üzülme sen, git biraz dinlen, yaz çiz falan.” dedi süpürge. Öpesim geldi.

Sıradan bir gün

Yağmurlu bi gün. Dün vıcık vıcık sıcakken bi uyandık Eylül olmuş hava. Gerçi dört eylül kırlangıç fırtınasıdır İstanbul’da. Yağar. Çocuğu okula bıraktım, dönüşte bi trafik. Sanki şehir merkezine gitmişim gibi bir yoğunluk. Olsun okullar açık kalsın da. Döndüm geldim, eskiden dönüp gelmez, işe devam ederdim. Şimdi de işe gidiyorum, eve. İş bir mekan mıdır, bir durum mudur? Artık bir durum. İş diye bir mekan kalmadı. Ya da her yer iş. Geldiğimde aaa açmışım, oysa şu aralıklı oruç teranesini yapmaya çalışıyordum. Neyse kır iki yumurta gitsin. Kırmasam da haşlasa mıydım, daha az kalorili. Yumurta dedi ki: “Amaaaan sen de. Kır gitsin. Kalpler kırılmasın.” Poşet çayımı da kattım yanına. “Aman fazla tutma içinde. Kalp çırpıntısı yaparım fazla kalırsam.” dedi poşetimsi. Bakalım gün neler getirecek? Bi toplantı var bugün. Esaslı bi toplantı. Bakalım bakalım bugünün kısmetinde nasıl bir toplantı var? Trafik de beter olur dönüş saatinde. Avrasya’dan geçip, kazığımı yedikten sonra trafik çekmem en azından.

………

Toplantı iyi geçti. Ya da her şey yalandı. Maskeli bir toplantı daha. Yağmurdan güneşe döndü gün. Neredeyse bugün oldu dün. Evde güneş karşıladı beni. Öpüp sevdiğim canım güneş. İyi ki varsın…

Günün mini kurgusu

foto:pinterest

“Üstesinden gelemeyeceğini düşündüğü anlarda bile güçlüydü. Kalkmak için zaman gerektiğini biliyordu sadece. Dengesini sağlayabilmek için birinin hafifçe elinden tutmasını bekliyordu. Zarifçe bir destek. Bisiklet öğrenir gibi. Ağlamak istiyordu gözleri istediğinde. İçine atmak istemiyordu. İçine attığında kendi olamıyordu. Duygularını terazide tartar gibi hissetmek istiyordu. Rol yapmadan, robotlaşmadan…”

….

Sokakta yürürken kokularıyla insanın ruhuna işleyen yaseminlerden bi tutam eve götürsem ne güzel kokar ev. Ama kıyamam bakalım ağacı izin veriyor mu diye. Alıp da dalından kopartmak hakkım mı diye… Böyle düşünürken yaşadıklarımıza bak kaç gündür. Yandı git cennet yerlerimiz. Bakmaya kıyamadığımız cennet köşelerimiz. Seyretmeden haber alamadan da duramıyorum, haber almayınca suçluluk duyuyorum, sanki alınca ne yapıyorum? Olsun. En azından çiçeğine, dalına, sincabından tavşanına, o şirin o güzelim orman köylerinden, köylüsüne hepsi için yası paylaşıyorum. İnsanoğlunun en değerli varlığı doğa. Daha çok doğaya ihtiyacımız varken, olan da elimizden kayıp gidiyor. Bugüne kadar üzüldüm, ağladım, küfrettim. Şu an dua moduna geçtim. Doğanın, tek bir canın bile değerini bilen, bilime kulak veren, tedbiri, liyakatı gözeten, birleştiren, barış isteyenlerle iyileşsin dünya.

sabır

foto:pinterest

Yıllarca üst üste koydukların, özenle dizdiklerin, biriktirdiklerin sarsılır bazen. Bazı parçalar düşer sağa sola, bazıları puf diye yok olur silinir. İlk başta kirlendiğini anlamadığın, anca yalınayak bastığında ayağının altındaki siyah tozdan zınk diye fark ettiğin ev gibi. Kaldırıp bi bakarsın ki, ayağın kirlenmiş. Oysa da mis gibi görünüyordu. Derli toplu. Fark ettiğin an düşenleri, düşünce zedelenenleri anca o zaman düzeltebilirsin bişeyleri. Dünya devinim halinde. Düşen kalkan gelişen gerileyen her şey normal. Çünkü her hal geçici.

Paterson

Sıradan görünen bir hayat. Her gün aynı. Aynı saatte kalkılan, aynı şeylerin yendiği, her günün aynı geçtiği. Bir otobüs şoförünün sıradan, monoton hayatında şiirler yazarak şiirsel bir hayat ortaya koyması. Film, görüntüsel bir şiir gibi zaten. Adam Driver’ın ortaya koyduğu karakter müthiş. Etrafına baktığı her şeyde şiiri görüyor, otobüse binen yolculara kulak veriyor, farklı hayatları, hikayeleri öğreniyor. Daha sonra yapılan yorumlara baktım. Biri şöyle bir yorum yapmış: “Hikayesi olmadığını düşünen insan, hikayenin kendisi olmaz mı sonuçta?” Çok sevdim.