Paterson

Sıradan görünen bir hayat. Her gün aynı. Aynı saatte kalkılan, aynı şeylerin yendiği, her günün aynı geçtiği. Bir otobüs şoförünün sıradan, monoton hayatında şiirler yazarak şiirsel bir hayat ortaya koyması. Film, görüntüsel bir şiir gibi zaten. Adam Driver’ın ortaya koyduğu karakter müthiş. Etrafına baktığı her şeyde şiiri görüyor, otobüse binen yolculara kulak veriyor, farklı hayatları, hikayeleri öğreniyor. Daha sonra yapılan yorumlara baktım. Biri şöyle bir yorum yapmış: “Hikayesi olmadığını düşünen insan, hikayenin kendisi olmaz mı sonuçta?” Çok sevdim.

Sıcak, çok sıcak.

Ne sıcak bi gün. Aklıma Rüzgar gibi geçti filminde öğlen kibar ve iyi aile kızlarının parti ortasında bile olsa öğlen uykusuna yatması geldi. Hatta yatmak istemeyen Scarlet’in dadısı çok kınıyordu, yatmazsan ne derler diye. Tam vur kafayı yat havası var. Ne kadar değişiyor her şey değil mi zamanla? Kibarlığın farzları bile değişiyor. Rahat rahat uyuyorlarmış ne güzel derseniz, filmin ikinci yarısı Kuzey/Güney savaşıyla geçiyor. Dünya tarihi zıtlıklarla geçmiş, geçiyor işte.

İfrat/Tefrit

Acayip bi ikili. Birbirlerinin zıttı iki kişi sanki. Birinin çokluğu, diğerinin yokluğuyla var oluyor belki. Çok ileri giden, sınırını aşan, hatta sınır tanımayanla, geri kalan, eksik yapanın arasında oluşan bir gaya kuyusu. Birinin yapmadığı şeyler yüzünden, diğeri arta arta çağlaya çağlaya akıyor. Biri çağlarken diğeri iyice sularını çekiyor, içine kapanıyor.

Bu dengenin bozulması hayatın her alanı için nasıl da kusursuzca işliyor di mi?

Denge bozulunca güçlü canavara dönüşüyor. Bir taraf çizmeyi aştıkça, diğer taraf ayakkabısını bile bırakıyor.

Vakti geldiğinde.

“Vakti geldiğinde çıkılır yola, vakti geldiğinde pişer yumurta, vakti geldiğinde kızarır kiraz, vakti geldiğinde açar güneş. Her şey vakti gelince oluyor. Vakti değerli bilen geçen vakte hakkını veriyor. Bilmeyen gün sayıyor. Akan zamanın içinde süzülürcesine yol alan huzurlu, akıntıya kürek çeken sinirli oluyor.”

Yalnız

“…biz olmadığımızda kim bakacak kainata?” Evrilen bir çağı deneyimledik. Romanın kahramanı da tam bu evrilmenin tanığı. Kemancı’da konser verme hayali kurarken kendini sahte bir hocanın tuzağında buluyor. Hoca da evrimleşerek bu hale gelmiş ya gerçi. Görülmeyen, bakılmayan, saklanan bir kadın olarak geçirdiği yılların ardından bıraktığı İstanbul’un ve kişisel tarihinde gömdüğü hayallerinin izini sürüyor. Öyle de akıcı ki. Su gibi akıyor.

Peki şimdi nereye?

Lübnan’da müslüman ve hristiyanlardan oluşan bir köy. Beraberce barış içinde yaşamış insanlar… Ne zamanki köyün dışında olmaya başlayan kamplaşma ve çatışmalardan köy halkının haberi oluyor, köyün sakinliği bozuluyor. İtiş kakış başlıyor. Ama erkekler arasında. Kadınlar iki grubun arası bozulmasın diye ne planlar yapıyor ne planlar. İlgiyi başka yere çekmeye çalışmalar, Ukraynalı dansçılar getirmeler, kurabiyelerine sakinleştiriciler koymalar, hatta bazı büyük acıları saklamalar… Kadınların sağduyusuyla barış sağlanıyor. Şİir gibi bir film.

Araf

pinterest.

“Yaşamaya kaldığı yerden devam etmek için çok geç, gelecekten vazgeçmek için çok erkendi. Adam arafta kaldığı her gün, çatlak arasından sızacak günışığını bekliyordu. Ait hissetmediği bir zamanın ve coğrafyanın içine hapsolmuştu. Tanıdıklarını artık tanıyamıyor, bildiklerini bilmediğini anlıyordu. Yeşil çimenlerin arasında küçük bir uğurböceği buldu, parmağını uzattı, üzerine çıkmasına yardım etti. Ne garipti. İnsan uğuru bile zorla kendisine çekmeye çalışıyordu. Parmağında yürüseydi her şey değişir miydi? Bu şehir, tekrar eskisi gibi bakar mıydı gözlerine? Ya o tekrar aşık aşık bakar mıydı yedi tepesine… Ne zaman geçilmişti eşik, ne zaman bu kadar yabani kalmıştı kalabalığın içinde…? Derken uğur böceği uçtu.”

Albino Fil

İllüstrasyon: Beste Köker

ALBİNO FİL

ÖYKÜ/ KURGU

Farklılığa övgü düzen bir çağ bu. Oysa bilmez farksız olan, aynılığın konforunu. “Sıradanlığa baş kaldır! Herkesin gittiği yoldan gitme! Sürüden kop!”

Mesaj bombardımanı. Ya sürüden koptuğundaki yalnızlık? 

Ya sürünün ortasında bile parlayan, kamufle olamayan, saklanıp yok olamayan o farklılık? Zehirli bir sarmaşığa dolanmışsın gibi. O hep senin üzerinde. Seninle.

Grilerin ortasında, bembeyaz sırıtan olmak. Kolay mı? Griler doğru, sen hatalı. Defolu. Yan yanayken bile ayrık.

Bir gün annem arkasında sakladığı bir paketle girdi odaya. Dedi “Aç avuçlarını.”

Şeffaf küçük avuçlarımın içine bıraktı. Bembeyaz bir fil. Yanına bir de gri anne fili koydu. “Annesinin bitanesi o. Dolduramaz yerini hiç kimse. Dünya yansa yıkılsa hep sevecek onu unutma.”

Gri anne filin yanına beyaz yavrusunu yerleştirdim çalışma masasına. Beyaz bir çift güvercin kanadıydı ellerim, üzerlerine yerleştirdim çenemi. İkisini seyrettim uzun uzun. “Annesi onu çok, çok severmiş. Sen benim ca- ca- nımsın dermiş…” Şarkısını mırıldandım niyeyse. Burnumda mutfaktan gelen kıymalı yemek harcı kokusu. Fonda Pınar Abla’nın sesiyle çocuk radyosu. Bembeyaz iki örgüm, uçuşan beyaz kelebekler misali kirpiklerim ve ben. Sığındığım dünyam. Odam. Farklı olanların biricik limanı odaları. Bunu bilmez aynı olanlar. Birbirleriyle buluşup deşarj olurlar, aralarındaki ayrık otlarını ayıklayıp rahatlarlar.

Dışarı çıktığım zamanlar arkamdan seslendi hep çocuklar: “Yaşlı Nazlıııı, yaşlı Nazlııı” “Nineee, nineeee, gelsene bize…” “Baksanıza Nazlı, yaşlı nine olmuş, yedi yaşında. Hahhaaaa.”

Bir gün olsun görünmeden gidebilmek isterdim bakkala. Bana kalsa hiç çıkmazdım odadan. Annem aklınca beni kaynaştırmak için çocuklarla, bakkal çakkal bir bahane bulurdu beni yollayacak.

Oysa ben gri filime sarılıp öylece kalmak istiyordum içerde. O ve ben. Beni olduğu gibi seven. Her halimle. Renksizliğimle.

Okulda sormuştu bi keresinde öğretmen. Özel bir gücünüz olsa ne isterdiniz diye. “Görünmez olmak…” dedim. Hiç tereddüt bile etmedim. Annem bunu öğretmenden duyunca bana duyurmamaya çalışarak ağlamıştı için için. Benim duygusal filim.

Büyüdükçe uymak kolaylaştı sürüye. Kısacık kestim beyazlarımı. Gümüş pırıltılar kattım aralarına. Rimelledim beyaz kelebeklerimi. Hiç yazmadım yaptığım reklamlarda: “Sıradanlığa başkaldır, herkesin gittiği yoldan gitme” başlıklarını. Ruhumdaki renkleri çoğalttım, bedenime inat.

 ….

Güneş yakıyor bugün. Herkes dışarıda. Kırda bayırda. Bu ilk buluşma. Belki de yeni bir aşk. Diyemedim:  “Güneşte kalamam ki ben. Bakamam ki güneşe. Bir zar kadar ince, narin ve incinebilir tenim. Beni böyle kabul edebilir misin? Beni dünya yansa, yıkılsa sevecek olan gri filim olur musun?” diyemedim. Bekliyorum. Güneşteyim.   

Neler yaşadık neler

“Resmen insan alışıyor her şeye.” Trafikten yıllardır şikayet edip de, aylardır araba kullanmamaya, alışveriş merkezine gitmemeye, çocuğu okula göndermemeye, sabah telaşı yaşamamaya, temizlik yapmaya, kızarken susabilmeye, ya da kızdığında konuşabilmeye, büyümek değil de olgunlaşmak da alışmaya dahil. Dünyanın en tuhaf zamanlarını kendi dünyamızda uyutup, büyüttük valla. Helal olsun bize.