Şimdiciler avcı/toplayıcı, planseverler çiftçi genli mi?

bd7cda637110ef695ce436cb368c7801

Dün aramızda konuşuyorduk; anda yaşamak, yaşayamamakla ilgili. Konuştukça şöyle sonuçlara vardık. Anda yaşamak, geçmişe üzülmek ve geleceğe endişelenmekten koruyordu bizi. Ama bazı yakınlarımız da, plan yaptıkça planlı oldukça kendini iyi hissediyordu.  Onlar için iyi olan anda olmak değil belki de. İkisi de yanlış değildi belki. Kişilik farkıydı bunlar hep belki de.

Ben mesela, hep bir sonrayı düşünmeyi sevmiyorum. Günlük planlardan bahsediyorum tabii. Şu an bi kahve içiyorsam, kahve içeyim. Yarın sabah hangi kahvecide olacağımı planlamayayım. Spontanlığı seviyorum…  Ama tabii ki kızımın hangi okula gideceğini planlarım, kendi hayatımla ilgili hayaller kurarım, ödemelerimi, işlerimi planlarım…

Bu konuşmanın üstüne okuduğum kitapta ( Hayvanlardan Tanrılara Sapiens) bir bölüme rast geldim.

Avcı toplayıcılar bir sonraki haftayı ve ayı pek düşünmezlerdi. Çiftçilerse hayallerinde gelecek yılları hatta onyılları hesaplıyorlardı.

Avcı toplayıcılar geleceğe önem vermezdi, çeşitli eşyalar biriktirmek onlar için çok zordu ve ne bulurlarsa yerlerdi. Elbette önceden bazı şeyleri planlarlardı.

Bu durum avcı toplayıcıları pek çok sıkıntıdan kurtarıyordu. Etki edemeyecekleri şeylerle ilgili endişelenmelerini sağlıyordu.

İlginç bu durumda anda yaşayanlar, şimdinin gücünü savunanlar, avcı toplayıcı genleri ağır basanlar, planseverler çiftçi kökenliler mi acaba?

“Kafeste doğan bir kuş uçmanın bir hastalık olduğunu zanneder.”

e08275740d6b3b048e6fdb211e68b8cb.jpg

Birçok sorunumuzun bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Hakkımızın ne olduğunu bilmediğimizde istemeyi de bilmiyoruz. Özgürlük ve uçmak, kuşun hakkı değil mi? Doğuştan sahip olduğu ve doğasında olan.

Ama hiç uçmadıysa, kafesteki diğer kuşlar da uçmak suçtur ya da uçarsan ölürsün derse, bütün kuşlar buna inanabilir zamanla. Uçmaya çalışana “suçlu” muamelesi yapar.

Hayatımıza bakalım. Önce aile yaşantısına… Okumak, eşit eğitim almak çocuğun hakkı. Ama ailede küçük yaşta çalışmak, çalıştırmak gelenek olduysa çocuğun aklına bile gelmez hakkını aramak… Ya da daha iyi eğitim için sesini yükselten olursa, aile büyükleri toplumdaki bu sese kızar. Hem kendi düzeni bozulacak, hem de çocuklar uyanacak diye… Bakın mesela, şu anda eğitim sistemi acayip bir hale geldi. Sınavlar hatalı, yerleştirmeler sorunlu… Ama sesini çıkartmak isteyene düzeni bozan gözüyle bakılıyor. Oysa hakkımız sormak. House of Cards’ta seçim, eğitim yasasıyla kazanıldı. Seyredenler hatırlar.

Ya da… Bir ülkede, medyanın aslında iktidarı eleştirerek, aslında doğru çalışmasını sağlama görevi olduğunu bilmiyorsan, farklı çıkan her sesi düzeni bozmaya çalışan bozguncu olarak görürsün.

Mesela işindeki haklarını bilmiyorsan, ne hak iddia edeceğini bile bilmezsin. Evinde mutsuzsan mutluluğu isteyemezsin. Mahkemedeki gücünü bilmezsen, suçlu çıkar, başını öne eğersin.

İşte çocuklarımızın eğitilmesi o yüzden bu kadar önemli. Gidiyorsun bi Avrupa ülkesine, bahçesinin, parkının hakkını arıyor, zaten aramasına bile gerek kalmıyor. Artan toplu ulaşım fiyatlarına itiraz ediyor, sağlıkta aksayan şeyleri eleştiriyor. Çünkü sosyal devlette en önemli olanın “kendisi” olduğunu biliyor.

Uçma hakkımızı hatırladığımız günlere…

 

 

 

 

 

 

İçses/dışses

Vadideki Zambak’taydı sanırım; insan biraz olsun mutluysa konuşkandır deniyordu. Mutluysan konuşmak, içindekini taşırmak istersin. Mutsuzsan içine çekilmek, kendine laf yetiştirmek.

Küskün durur mutsuz insan… Ya onu mutsuz edene, ya da hayata… Beni benimle bırak der gibidir.

Motor gibi laf yetiştirmek, içsesini hiç duymamak değil kastettiğim. Konuşmayı hiç istememek, zevk almamak, zor gelmesi iki kelimenin belini kırmanın…

Çünkü keyifliyse insan hoşsohbettir… Sohbet hoşsa insan keyiflidir.

c720d94917499baada16a7cddb129ca5

“Herkes bir nedenden dolayı affedilmeyi ister.”

Geçenlerde National Geographic’te yayınlanan Einstein’ın hayatını anlatan Deha belgeselini izledim. Einstein, atomu parçalamayı bularak, hiç istemeden atom bombasının atılmasına da vesile olmuş. Hiçbir dahili yok aslında. İnsanlık için bir şey yaparken, birileri tarafından kötüye kullanılacağını bilemezmiş, bilememiş. Oysa kendini tanımladığı kelimelerinden ilki, barışsever… Garip bir şey değil mi?

Geçenlerde de Tesla’nın hayatını okudum. Edison’a elektrik verilerek idam edilen adamın bir türlü ölmemesi hakkında fikir soruyorlar. Nasıl daha çabuk öldürebileceği ile ilgili bilimsel rapor istiyorlar, o da yazıyor. Düşünün, ellerini su dolu kovaya sokun diyor. Düşünebiliyor musunuz? Dehşet… Ve tabii Tesla’yı sürekli bastırmaya çalışması, yükselmesini engellemesi de ayrı bir konu.

Hayatı sıradan insanlar için kolaylaştıran büyük dehalar, başka bir taraftan da affedilmek isteyecekleri şeylere neden olmuşlar belki de.

illa bi yere bağlamalı mıyım hayır. Sadece yakın zamanda ard arda bunlarla karşılaşınca dikkatimi çekti. Her şey, iyi/kötü birbirine kelebek etkisiyle bağlı… IMG_7154 1.JPG

 

Genç Papa

2460fbf2-9952-4847-91e2-f22afabd4744.jpg

 Genç Papa, orijinal adıyla The Young Pope bir Vatikan eleştirisi… Ama bunca eleştiriye orada çekim yapılmasına nasıl izin verilmiş hayret… Jude Law, çok karizmatik. Vatikan ve Katolik dünyasındaki yanlış gidişi değiştirip, devrim yapmak isteyen genç papayı oynuyor. Genç papa, kendi tarzını getirmek istiyor, tabii o sırada da, olayın nasıl ticarete döküldüğünü, ilahi yaşamlar içine ne gibi ahlaksızlıklar gizlendiğini gözler önününe seriyor.

1.sezon, 10 bölüm var elimizde 🙂 Bakalım 2. sezon ne zaman gelecek?

Ve aşağıdaki şarkısına bayıldım, dönüp dönüp dinliyorum.
 

Enfes bir dizi, bir distopya

İnsanı düşündüren, dehşete düşüren nefis bir distopya dizisi… İçine çekiyor sizi, vay be dedirtiyor, kurguyla gerçeğin aslında iç içe geçişi sizi ürkütüyor.

Handmale’s Tale Margaret Atwood’un romanından uyarlanmış, Türkçesi Damızlık Kızın Öyküsü… Hikaye bir gelecek distopyası… Dünyada çeşitli nedenlerle doğurganlık çok azalmıştır. Bir grup -tarikat gibi bir oluşum- güya dünyanın iyiliği için yönetime el koyarlar. Önce kadınları işlerinden çıkarırlar. Paralarına el koyarlar. Ülkeden kaçışları engellerler. Sonrasında da, doğurabilen kadınları ayıklayarak tek tip kırmızı kıyafetler giydirerek grubun erkeklerinin evlerine yerleştiriyorlar. O günden itibaren, kadınların isimleri yaşadıkları evin efendisinin adıyla anılıyor. Fred’lerin evinde kalıyorsa OFRED gibi…

Ve efendileri ve eşleri için çocuk doğurmaya zorlanır bu kadınlar. Tecavüz tabii bir nevi. Çok muhafazakar, güya dünyaya iyiliği getirmeye çalışan bu korkunç düzenin içinde her türlü  pislik vardır oysa… Dizinin ilerleyen bölümlerinde görülür bu.

Bir yandan irite eden, ama bir yandan da insanın zihninde yeni kapılar açan bir dizi. İlk sezon bitti. İkinci sezonu sabırsızlıkla bekliyorum. BluTV’den izleyebilirsiniz.